Halil Nalçaoğlu
Doç. Dr. Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi
azla kullanımdan bazı kavramların gerçekten canı çıkıyor. Müstamel “açılım” bunlardan biri. “Kürt açılımı” diye başlayan, “demokratik açılıma” evrilen ve en sonunda “millî birlik açılımı” noktasına kadar gelen Türk açılımını nasıl anlamak gerekiyor? Anlamak söz konusu olunca itina ile kaçınmamız gereken şey, bu kavram kargaşasına bakarak işin özünde bir yanlışlık olduğunu düşünmektir. Türkiye’nin her alanda açılıma ihtiyacı var. Hem de fena halde. Bu yazıda açılımı Türkiye toplumunu en son verilerle yansıttığını düşündüğüm bir araştırmanın bulguları ışığında değerlendirmek istiyorum. Ipsos KMG tarafından 2003 yılından beri iki yılda bir yapılan Yaşam Tarzları ve Eğilimler araştırması, bildiğim kadarıyla, alanında en yüksek örneklemle (15,944 yanıtlayıcı) 2009 yılında benim yönetimimde gerçekleştirildi. 5 Ekim - 6 Kasım 2009 tarihleri arasında uygulanan ankette 415 soru yer aldı. Geçtiğimiz yıl siyaset ve toplum yaşamına dair yeni sorular eklenerek uygulanan anket, bunlar dışında kalan çok sayıda soru sayesinde altı yıllık dönem içinde karşılaştırma yapma ve eğilim saptama olanağı tanıyor. On dört yaş üstü nüfusu, bütün coğrafi bölgeleri, kır-kent bütün yerleşim birimlerini temsil kabiliyeti olan çalışmada genel siyasal gidiş, Kürtçe eğitim ve benzeri konuların yanı sıra doğrudan demokratik açılımla ilgili soru da yer aldı.
Toplum desteği azalıyor
Türkiye’de demokratik açılımı kimler, ne kadar destekliyor? Sanırım bu sorunun yanıtı, açılım konusunda ketum davranmakla itham edilen AKP yetkililerinin yanı sıra bütün toplumu ilgilendirecektir.
Kim hangi araştırmaya dayanarak söyledi, hatırlamıyorum. Açılım lafları ortalıkta dolaşmaya başladığı günlerde toplum desteğinin yüzde 70 civarında olduğu söyleniyordu. Bugün demokratik açılımın arkasında yalnızca yüzde 30’luk bir toplum desteği var. Bu rakam bireylerin yaşı, eğitim seviyesi ve ait oldukları sosyo-ekonomik statü grubu yükseldikçe düşüyor. Açılıma destek konusunda en kutuplaşmış coğrafî bölgeler ise Marmara, Ege ve Doğu/Güneydoğu Anadolu bölgeleri. İlk ikisi destek vermeyenlerin verenlere göre ağırlıkta olduğu, son ikisi ise desteğin tam tersi yönde dağıldığı bölgeler. Bütün bunlar ne anlama geliyor olabilir?
Açılımın Doğu ve Güneydoğu Anadolu illerinde daha fazla destek görmesi kolayca anlaşılabilir. Bunlar, yıllardır sürüp giden ve bir anlamda bir açılıma ihtiyaç duyulduğunu herkese en acı yoldan öğreten savaşın en fazla örselediği illerdir. Savaşın önemli bir kısmı bu coğrafyada gerçekleşmiş, burada köyler boşaltılmış ve zorunlu göç uygulaması gerçekleştirilmiştir. Süregiden savaş elbette ayrım gözetmeden bütün Türkiye’de travmalara neden olmuştur. Ancak Doğu ve Güneydoğu Anadolu illeri hem gerçek anlamda hem de sembolik olarak savaşın odağıdır. Açılım bir savaşı bitirme vaadi olarak ortaya atıldığında en yüksek oranda olumlu tepkinin bu bölgelerden gelmesine şaşmamak gerekir; her şeye rağmen.
DTP’ye rağmen destek
Her şeye rağmen, çünkü açılıma karşı yükselen sesler yalnızca kutlama yapan Kürt yurttaşlara tepki verenler değil, bu tepki karşısında geri adım atan hükümeti köşeye sıkıştırmaya çalışan ve Kürtlerin siyasî sesi olma iddiasındaki (kapatılan) DTP idi. Açılım DTP’ye rağmen Kürt-yoğun bölgelerden yüksek (yüzde 45’in üzerinde) onay alıyor; bu oranın Marmara ve Ege bölgelerinde yüzde 20’lerde kaldığını belirtelim.
Açılımda iletişim zaafları
Açılıma verilen desteğin sosyo-ekonomik statü (SES) grupları arasında gösterdiği varyansı anlamak biraz daha fazla spekülasyon gerektirebilir. Açılıma verilen destek A grubundan E grubuna giderken neden yüzde 25’lerden yüzde 35’lere doğru yükseliyor? Farklı açıklamalar yapılabilir. Örneğin Doğu ve Güneydoğu Anadolu illerinde D ve E grubunun diğer illere göre daha yoğun bulunduğu dikkate alınacak olursa coğrafî bölge ve SES ilişkisinin bu sonuca yol açtığı düşünülebilir. Daha aşırı bir yorumla, yüksek SES gruplarının düzene daha iyi entegre oldukları ve dönüşüme görece az destek verecekleri ileri sürülebilir.
Kanımca açılıma verilen desteğin eğitim seviyesi ile girdiği ilişki de çok ilginç. Yukarıda belirttiğim gibi en düşük eğitim seviyesi (okur-yazar olmayan) ile en yükseği (üniversite mezunu) arasında neredeyse yüzde 15 gibi bir fark var. Ben bu farkın tek bir şekilde okunabileceğine inanmamakla birlikte, en güçlü etmenin açılımın açıklanması, yani iletişimi olduğu kanaatindeyim. Açılım büyük topluluklara yalnızca sloganlar düzeyinde ulaştırılabildi. Çalışmamızın medya ile ilgili sonuçları bize Türkiye toplumunun yüzde 56’sının hiç gazete okumadığını söylüyor. Tematik haber kanalları ise izlenme tercihi anlamında ilk 10 içinde bile değil. Şu halde açılımın iletişimi için geriye yaygın medya olarak havada ve kabloda yer alan bir dizi majör ulusal televizyon kanalı kalıyor. Slogan ve sansasyon dışında fazlaca içeriğe yer veremeyen bu kanallar hitap ettikleri kitle anlamında açılımla ilgili fazlaca içerik aktarmış olamazlar. “Savaş bitsin,” “analar ağlamasın” retoriği sanırım yüksek eğitim seviyelerine pek hitap etmedi.
Değerlendirilmeyi bekleyen son bulgu açılıma neden gençlerin daha fazla destek verdikleridir. Bu konuda da spekülasyon yapılabilir. Belki de anlamlı bir yanıt bulmak için şu soruyu sormalıyız: savaşan gerçekte kimdir? Bölgede süren savaşın muharipleri, elbette, gençlerdir. Çalışmamız 14-25 yaş aralığının açılıma en yüksek desteği verdiğini ortaya koymuştur. Ancak yaş grupları arasındaki aralığın çok daha dikkat çekici olmadığını vurgulamalıyız.
‘Analar ağlamasın’ retoriği
Türkiye’de demokratik açılım dendiği zaman aklımıza savaşın gelmemesi gerekir. Demokratik açılım söylemine “savaşı bitirme” retoriği ile başlamak büyük hata olmuştur. Nitekim, açılım, “demokratik açılım” adını neden sonra almış, ancak mevcut siyasî iktidarın muhalifleri ellerine güçlü kozlar geçirmişlerdir. Demokratikleşme ve sivilleşme siyasî iradenin “operasyonlar” yapacağı toplum adacıkları olarak düşünülmemelidir. Demokratikleşme, eğer bir zihniyet meselesi ise, şu veya bu toplum kesimi, şu veya bu toplumsal olay dikkate alınmadan topyekûn bir mantıkla ilerleyebilir.
Şu sıralar neredeyse bütün etnik gruplar ve mezhep grupları için bir “açılım” hikâyesi dinler olduk. Sokakta eylem yapan işçiler, durumlarından rahatsız olan tabipler ve eczacılar, hemen her gün her yerde işitir olduğumuz polis şiddeti, seslerini duyurmaya çalışan eylemci gruplara yönelik kitlesel linç girişimleri, bazı konulara gelince bir türlü hızlı işleyemeyen adalet mekanizması, hatta adalet mekanizmasının kendisi hiç şüphe yok ki açılımın hedefinde olmalıdır. Bu nedenle demokratikleşme, bu nedenle sivilleşme diye ısrar etmeliyiz. Zira önümüze sunulan bir porsiyon “açılım” aslında kimseyi kesmiyor.










