Son dönemde bir yandan darbe planları gündemden inmezken, diğer taraftan şaşırtıcı bir şekilde askeri, sivili pek çok kişi Türkiye’de askeri darbeler döneminin kapandığını, bundan sonra hiç kimsenin darbe yapamayacağını iddia ediyor.
Bu iddia sahiplerinin iddialarına en önemli dayanakları ise uluslararası konjonktrün değiştiği ve artık Soğuk Savaş yıllarında yaşamadığımız gerçeğidir. Belli ki bu görüşte olanlara göre ABD’nin istemediği bir durumda Türkiye’de darbe olamaz. Türkiye’nin kendine özgü dinamiklerini neredeyse yok sayan ve bir yönüyle de Türkiye’yi çok ağır bir şekilde aşağılayan bu bakış açısı bizleri büyük yanılgılara ve felaketlere götürebilir. Çünkü Türkiye’de askerin siyasete müdahalesinde uluslararası şartlardan çok, Türkiye’ye özgü dinamikler etkilidir. Elbette Soğuk Savaş, Amerikan müdahalesi vs. gibi kolaylaştırıcı dış unsurlar olmuştur, ancak Menderes ve arkadaşlarının idam edilmesi gibi suçlarımızı salt dış nedenlere yükleyerek bu işin sorumluluğundan kolay kolay kaçamayız.
Darbe geleneğimizdir!
Artık kabul etmeliyiz ki bizde darbecilik bir adettir, eski bir Türk geleneğidir. Bu ülkede devlet başkanlarını kendi askerleri eliyle devirmek, onlara hakaret etmek ve hatta onları eziyetler içinde öldürmek adettendir. Daha 17. yüzyılın başında II. Osman (Genç Osman) Yeniçeriler tarafından işkenceyle katledilmiştir. Aynı şekilde Yeniçeriler’e alternatif olarak Nizam-ı Cedid (Yeni Düzen) ordusunu kurunca 1808’de III. Selim de kendi askerlerinin çıkardığı bir isyanda katledilmiştir. Her iki padişah da kendi askerleri tarafından bizzat boğularak öldürülmüştür. Yerine gelen II. Mahmud’un ilk işi de Nizam-ı Cedid ordusunu Sekban-ı Cedid olarak yeniden kurmaktır. 3.000 yeniçeriyi kılıçtan geçiren padişah, kendi ordusuna karşı galip gelemeyince 18 yıl boyunca kendisine dayatılan dengelere göre ülkeyi yönetti. Ta ki 1826’de tarihte Vaka-i Hayriye (Hayırlı Olay) olarak bilinen Yeniçeriler’in dağıtılıp yerine Asakir-i Mansure-i Muhammediye adlı yeni bir ordunun kurulmasına kadar. 1876’da ise bugünküne çok benzer tarzda modern bir darbe ile başkentte yönetim el değiştirmiştir. Osmanlı’nın son dönemindeki en güçlü padişahı sayılan II. Abdülhamid de darbe kurbanlarındandır. 27 Nisan 1909’da İttihat ve Terakki padişahı devirmiş, yerine V. Mehmet’i getirmiştir. Bundan sonra artık idare tamamen askerlerdedir. Enver, Cemal ve Talat paşalar devlet başkanını kukla haline getirmiş ve darbelerini kalıcı kılmışlardır.
Osmanlı’dan kalan bu mirasın Cumhuriyet’in kurulmasıyla birlikte ortadan kalkmadığı görülür. Cumhuriyet’in ilk döneminde neredeyse tüm kritik makamlar askerlerin elindedir. Atatürk sivil-asker ilişkisinde denge kurmaya çalışmıştır, ancak bunu yeterince başaramadığı açıktır. Kendi döneminde ve İnönü döneminde dahi askerin memnun edilmesi ve rakip olabilecek kişilerin askeriyeden uzak tutulması önemli bir görevdir. Nitekim bunu başaramayan Menderes Hükümeti bunun bedelini çok ağır bir şekilde ödemiştir ve Başbakan ile iki bakanı hakaretler edilerek, tıpkı Osmanlı padişahları gibi katledilmişlerdir.









