28 Ocak 2010 günü hayata veda eden ressam ve heykeltraş Ömer Uluç’un sanat ve düşünce serüvenini dostu Ali Akay yazdı. Akay, “Uluç için soru sormak bulmaktan daha önemliydi” diyor.

Ali Akay

Prof. Dr. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sosyoloji Bölüm Başkanı

Ömer Uluç kendi isminin baş harfi olan O harfini karalaya karalaya O’ları çiziktirerek, O’lar yaparak kendi üslubunu bulduğunu söylüyor, Londra’da bir hotel odasında. “O bir kopuş olayıydı” diye yazıyor. “O”, işte bu bir “kopuş anı”. Sanatçı kendi kendisine sormakla başlıyor. Yaparken, “Ben ne yapıyorum?” diyor. İkinci soru geliyor arkasından: “Neden bunu böyle yapıyorum?” Bu ikinci soru hemen arkasından gelmiyor; uzun zaman sonra geliyor. Zaman geçmesi gerekiyor; hazmetmek için: Yaptığını hazmetmek. Soru sormak bulmaktan daha önemli Ömer Uluç için. Soru sormak içinde “O” harfi var; halbuki modern dönemin en ünlü ressamı Picasso ne demişti: “Herkes arıyor, ama ben buluyorum.” Ama, Ömer aramaktan çok daha fazla düşünceye ait bir şey yapıyordu: Soruyordu; çünkü aramak eylemi bildiği bir şeyi aramaya benzer; halbuki soru sormak bilimin, sanatın ve felsefenin ortak sorusu değil midir? Duygularla, algılarla, sorularla ilerleyen bir hayat, soruları sora sora geçti, Ömer Uluç için.

Soru soran bir hayat

Mühendisliğin oyun tarafını bulmayı tercih ederek, sanata doğru meyletti. Her zaman bir karmaşanın içinde, Türkiye’deki erkek ve kadın hayatı arasındaki hiyerarşik yapının gençliğinden beri üstesinden gelerek bir hayat sürmesini bildi ve son zamanlarında gençlerle birlikte olmayı tercih ermekteydi. Onların enerjisini tetikliyor ve gençlerden de enerji alıyordu. Atölyesi bir seminer alanı gibi olsun istiyordu ve bütün bu tartışmaların içinden gelerek kendi tecrübesini aktarmayı da seviyordu.

Değişimin duygusunu yaşayan Ömer Uluç: “Ben hep değiştim” diyordu. Ömer Uluç’un “yaşadığı bir hayat” ve “yaptığı bir iş” var. Resminin yanına heykeli koydu. Üç boyutlu ve iki boyutlu sanatı yan yana getirerek ikisinin birlikte nasıl işleyebileceğini sorguladı. Bir yandan resimde renk geleneğiyle birlikte hareket etmekte olduğunu söylemekteydi, diğer yandan da, düz bir satıhta üç boyutlu yanılsamayı veren bir resmin sorunlarını görmekteydi.

Düşüne düşüne yol aldı

Modernizmin içinden düşünmekte ama modernizmin avant-garde sorunlarının, içinden çıkılamayan sorunlar olduğunun farkına vararak, edisyonlara doğru yol aldı. Çoklu edisyonlar yaptı. 20. Yüzyılın Sanatı Galeri’siyle, Stephano ile Batı dünyasının içinde edisyonlarla çalışmanın deneyini yaşadı. Ancak; galericiler ondan daha hızlı eskidiler. Yapmaya devam etti; Amerikalı eleştirmen Robert Morgan ise hep yanında oldu Ömer Uluç’un.

Değişimin peşinden gitti, koşmadı, ama düşüne düşüne ilerledi. Gençlik yıllarında Selahattin Hilav ile daha sonra başka filozoflarla konuştuğu diyalektiğin getirdiği değişimin Herakleitos’cu, sonra Hegel’ci ve Marx’cı bir diyalektik içinde takipçisi oldu. Yaşamın kendi devinimiyle birleşen ve öldükten sonra da devam eden bir yaşam-ölüm diyalektiğini hep hissetti, sanatçı olarak. Birbiri içine geçen bir iş ve hayat, tıpkı birbiri içine geçen ölüm ve yaşam gibi birlikte bir diyalektiğin içinde çelişmekteler Ömer Uluç’un hayatımda.

İstanbul nostaljisi

Mühendislikten geliyordu, ama sanat ile uğraştı ve sanatı yaşadı Ömer Uluç, hatta ilk başlardan beri mücadele içindeydi; akademiyle, yerleşik sanatla, daha sonra diğer sanat dallarıyla. Sormayı, tartışmayı hep sevdi. Birçok konuşmacıyla birlikte yaptığımız Yakup Toplantıları, Toplumbilim dergisinin içinde her seferinde yayınlandı.

Ömer Uluç İstanbul’u seviyor ve İstanbul’un kültürünün daha da yükselmesini

istiyordu. Paris’te geçirdiği yıllardaki konuşmalarımızda hep İstanbul’da yaşamayı düşünmüştü. Boğazın ve adanın insanıydı.

Denizlerin enginliğindeki olayları resmetti durdu yıllarca; sonra daha çok bilimle ilgilendi. Geçmişten söz etmeyi de son zamanlarda sevmeye başlamıştı.

Tüm İstanbul’un nostaljisi ona da vurmuştu; ama “kozmik alanların” içinden geçerek bu özlemi yaşadı, bir zamandan başka bir zamana doğru girip çıkarak çalıştı.

Son yıl belki de en ilginç olanı Türk sanat dünyasının bir neslinin üç önemli isminin aynı Eylül ayında sergi yapmasıydı: Ömer Uluç, Yüksel Arslan, Sarkis. Hayat yolları ayırsa da üç eski arkadaş.

Sanat, bilim ve felsefe

Başkaları vardı hayatında, hep eski arkadaşları arasında, Can Yücel, Metin Eloğlu, Fethi Naci, balıkçı Nuri, Cihat Burak, Hayalet Oğuz ve Selahattin Hilav; bunlar onun

benimle konuşmalarında hep andığı isimlerdi. Ve de gençler vardı beraber dolaştığı, sohbet etiği, çalıştığı. Ve de kızı Elfe hep onun yanında oldu kimi zaman bu sofralarda. Hayat arkadaşı olarak Vivet Kanetti, eşi olarak onunla aynı yolda gitti.

Sanatta düşünce istiyordu, düşünceye değer veriyordu. Bilimsellik ve felsefenin eksikliğini sanatlarda hissediyordu. Üç ana alan önemliydi onun için: Sanat, bilim ve felsefe.

Sevgiler Ömer, kozmik yaşamında mesafeleri duyarak, yavaş yavaş içinde hissederek, Trian galaksisindeki NGC604 nebülözünün içinden, bilinmeyene doğru giderek....

Bu İçerikle İlişkili Benzer Yazılar



Facebook
Stumble
Delicious
Technorati
Twitter
Yahoo
Reddit
Feed
Facebook